Formula 1′in 2011 Sürücüler Dünya Şampiyonu’nu alkışlayacağımız Japonya GP’si öncesi biraz eteğimdeki taşları dökmek istedim. Sebastian Vettel’in, hakkıyla kazandığı bu sezonki yarışların birçok dikkat çekici yönü oldu, ancak ilginçtir, bu bu heyecana, adrenaline ve zevke rağmen yarış liderini tahmin etmekte genelde zorlanmadık. Bir savaş verildiyse, bu hep ya Vettel’i yakalamak ya da Vettel’in ardından en iyi olmak için yapıldı. Şu âna kadarki 14 yarışta 11 pol, 9 galibiyet, 4 ikincilik, 1 de dördüncülük alan Vettel’in, 2009′dan bu yana karnesini çıkardığımızda, ne yazık ki 2002 ve 2004 sezonlarındaki bir diğer Alman’ın dominasyonunun bir simülasyonunu görüyoruz. Takım arkadaşı Webber’i yerle yeksan etmesinin yanı sıra, tarihteki rekorlara da göz dikiyor. Bu sezon sonunda hem Nigel Mansell’ın bir sezon içinde en fazla pol pozisyonu kazanma hem de Michael Schumacher’in bir sezon içinde en fazla yarış galibiyeti alma rekorlarını kırabilir. RB7′nin, RB6′ya nazaran o kadar güçlü bir araç olmadığını da düşünürsek, Vettel’in bu sezon nasıl bir performans gösterdiğini sanırım daha iyi kavrayabiliriz.
Normalde Fuji’yle birlikte ortaklaşa düzenlenecek olan Japonay GP’si, Fuji pistinin sahibi Toyota’nın çekilmesiyle birlikte son iki yıldır Suzuka’da yapılıyor. 2009 ve 2010′da Sebastian Vettel’in pol pozisyonundan kazandığı yarışın bu yılki favorisi de elbette Red Bull ve Sebastian Vettel. Ancak bu yarış, geçen yıllarda olduğu kadar Red Bull’un bariz üstünlüğünde geçmeyebilir zira Ferrari ve McLaren, araçlarını yüksek hızlı pistler için geçen sezonlara göre oldukça geliştirdiler. Bunun bir kanıtını, bu seneki İngiltere GP’sinde gördük. Normalde Red Bull’un kazanmasını beklediğimiz, yüksek virajlarla dolu pistte, Ferrari ve Fernando Alonso galibiyet almayı başardılar. Tabii bu galibiyetin, Vettel’in pit hatasından ya da gaz kesildiğinde de difüzörü besleyen teknolojinin sadece bu yarış için yasaklanmasından kaynaklandığını da pekâlâ iddia edebiliriz, ancak Ferrari’nin, sonraki yarışlarda gördüğümüz gibi yaptığı gelişimin, bu galibiyette katkısı olduğunu da görüyoruz. 2009′da, yüksek virajlı pistlerde yerle yeksan olup düşük hızlı ve çekişe dayalı pistlerde rekabetçi olan Ferrari, bir sezon sonra bu karakteristiğini tamamen terse çevirerek, yüksek virajlı pistlerde daha hızlı, ancak düşük hızlı pistlerde daha yavaş olan bir araca dönüştü. Bir yıl içinde gerçekleşen bu değişikliğin, aracın yere basma gücü mantığında da bir değişimin sonucu olduğunu görüyoruz. Bu da Red Bull’un, üç yıldır sürekli olarak “evrim”leştiridiği aracın, neden sürekli “devrim” yapmaya çalışan Ferrari ve McLaren’in önünde olduğunu net bir şekilde açıklıyor. Arkadakiler, haklı olarak farklı bir yola girmek durumunda kalırken bazen kaybolabiliyorlar, oysa Red BUll, bildiği yolda güvenle ilerleyerek aynı yere varabiliyor. McLaren’in, sezon başındayken denediği ancak çalıştıramadığı “agresif” egzoz beslemeli difüzörü, ilk yarışta çöpe atıp Red Bull düzenine geçmesi de bunun bir örneği.
Ne diyordum ben ya? Şey, Suzuka’da Ferrari de Red Bull’a kafa tutabilir diyecektim. Her ne kadar araçtaki gelişimi durdursalar ve İngiltere’den sonra yaptıkları değişiklikler de işe yaramamış olsa da, Ferrari’nin, Red Bull’a az da olsa bir rahatsızlık verebileceğini düşünüyorum. McLaren de aynı şekilde Red Bull’u zorlayabilecek diğer takım.
Bahsetmek istediğim bir diğer konu da Mercedes’in teknik heyetinde yapılan büyük değişiklikler. Biliyorsunuz takımlar, banka krizinden sonra iyiden iyiye büyüyen mali tehdide karşı bir anlaşma imzaladılar. RRA – Resource Restriction Agreement olarak anılan Kaynak Kısıtlama Anlaşması, takımların, F1′de rekabetçi olmak için kullandıkları kaynaklara belirli bir kısıt getiriyor. Nedir bu kaynaklar? Fabrika kullanımı, rüzgâr tünelleri, bilgisayar simülasyonları, insan gücü, pist kullanımı vs. vs. Bunun için de takımlar, kendilerine belli bir yol haritası çizdiler. Özellikle Ferrari ve McLaren gibi büyük takımların, bir anda personelini küçültüp daraltmaları mümkün değildi. Ancak hedef, üç yıl içinde çalışan personel sayısını, anlaşılan rakamlara çekmek ve pistte de olabilecek en az sayıda insan çalıştırmaktı. Ayrıca bütçenin de, 1990′lar seviyesine çekileceği üzerinde anlaşılmıştı ki bu son maddenin, artık pek geçerli olmadığını düşünüyorum nedense. Evet takımlar maliyetleri düşürdüler, ancak Max Mosley’in getirmeye çalıştığı 45 milyonluk sınıra da hâlâ çok uzaklar (gibi geliyor bana yoksa şüphen mi var?).
Honda’nın çekilmesinden sonra Brawn GP olarak dünya şampiyonluğunu kazanan Ross Brawn, Japon üreticinin devasa kaynaklarını küçültme konusunda en hevesli kişiydi. Mercedes’in, takımı satın almasıyla birlikte bu strateji değişmedi ve takım, iki yıl içinde müthiş bir şekilde küçüldü, belki de gereğinden hızlı bir şekilde. Ferrari, McLaren ve Red Bull, bu süreyi belli bir aşamaya aktardıkları içindir belki, Mercedes kadar yara almadılar. Hattâ hem Michael Schumacher’in hem de Ross Brawn’ın ağzından bunu birçok kez duyduk. Bazı durumlarda Alman pilot, Red Bull’un aşırı harcama yaptığını söylemesine kadar vardı. Ancak, ortada olan bir şey var ki, Mercedes yönetimi artık bu küçülmenin, aslında büyümek için platform oluşturmak anlamına geldiğini kanıtlayan bir girişim yaptı. Sezon içinden bu yana, alttan alta kadrosunu güçlendiren Mercedes, önce Renault’dan Bob Bell’i kadrosuna kattı. Teknik direktörlük görevini üstlenen Bell, daha önce Ross Brawn’un Ferrari’de üstlendiği görevi yapacak. Dediğim gibi, internet sitelerinden çarşaf çarşaf ilanla mühendis alımı yapan Mercedes, geçen hafta itibariyle de Ferrari’nin eski teknik direktörü Aldo Costa’yı ve Honda’nın aerodinamik sorumlusu, Red Bull’un eski teknik direktörü olan Geoff Willis takıma katıldı. Mercedes yönetiminini, F1′de başarılı olmak istediklerinin altını rahatlıkla çizen bu manevralar, Michael Schumacher için de oldukça anlamlı olmuş olmalı. Ferrari’de yaşadığı üst üste beş şampiyonlukta yanında yer alan Ross Brawn ve Aldo Costa, şimdi yine onunla birlikte çalışıyorlar. Ferrari’den ayrılan Chris Dyer’ın da Mercedes’e geçeceği söylentileri, eski rüya takımın yeni bir yerde yeniden mi kurulduğu izlenimini yaratıyor. Tabii burada, takımın merkezinin ve odağının Schumacher yerine Rosberg olacağını söylemek akla daha yatkın. Kariyerinin sonundaki Schumacher’in, Mercedes’te yarışmayı bırakmadan önce alacağı bir şampiyonluk, Mercedes’in arayıp da bulamayacağı bir şey, ancak bu olmasa bile, önümüzdeki yıllarda bunu Rosberg’le gerçekleştirmek isteyecekler. Bu kesin. Gerçi, sözleşmesi 2012′de sonra erecek olan Schumacher’in, 2013 sezonu için de kesin konuşmadığını, “Zamanı geldiğinde takımla oturup görüşeceğiz,” dediğini eklemek gerek. Belki de bu teknik heyet değişiklikler, Schumacher’i, bir yıl daha deneme konusunda ikna edebilir. Son zamanlardaki performansına baktığımızda, Mercedes’in de buna hayır diyeceğini sanmıyorum. Sonra Paul di Resta ve Nico Rosberg’le birlikte yeni bir rüya takıma doğru gidebilirler.
Son olarak da Rob Smedley ile Felipe Massa arasında geçen ve Formula 1′in resmi sitesinde her yarış sonrasında yayınlanan özet görüntülere yansıyan telsiz konuşmalarıyla ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Smedley’nin telsizden Massa’ya böyle bir yarış hedefi koymasını oldukça olağan bulsam da, prensip olarak sürücüsüne, kendi yarışı dışında, başka birisinin yarışını bozmaya yönelik direktif verme fikrini doğru bulmuyorum. Bu, Felipe Massa’nın ikincilliğini onayan bir davranış gibi geliyor. Ferrari’nin resmi sitesinde, “iğne dilli” Horse Whisperer’ın yazdıklarını okuyunca Massa’ya bu mesajın, Hamilton’la aynı anda girdikleri ilk pit-stop’larda geldiğini anlıyoruz. Yarışın daha üstelik başında, Massa’ya kendi dışında bir hedef belirlemek, bana kalırsa sürücüyü de demotive eden bir şey. Elbette, rakibin yarışını da bozmaya yönelik starteji geliştirilebilir ancak o anda Felipe Massa henüz yarıştan kopmuş değildi. Bunu anlamak için. Ayrıca, Smedley’nin seçtiği “destroy” sözcüğü de çok tartışıldı. Birebir çevrildiğinde “yok etmek” anlamına gelen bu sözcük, aslında F1 bağlamında düşünüldüğünde, “boz” olarak da çevrilebilir. Dolayısıyla bu noktada bir sıkıntı yok. Zaten Ferrari de, sitesinden bu durumu, Rob’un doğma büyüme Middlesbrough çocuğu olduğunu söyleyerek, esprili bir dille açıklıyor. İngiliz gazetelerine, Shakespeare kullanarak küçük de bir iğne fırlatmak suretiyle…
Böyleyken böyle. Yarış tahminimse şu. 1) Sebastian Vettel – 2) Fernando Alonso – 3) Mark Webber












Shagrathian
04/10/2011
Evet, Rob Smedley’nin mesajında kesinlikle abartılacak bir şey yok. “Geçit verme, ön gruptakilerden kopmasını sağla.” Bu kadar basit.
Sinan Kolat
05/10/2011
Tahminlerini gel yerine yap
Şaka bi yana, ben açıkçası Red Bull’un Japonya’yı geçen senekinden bile rahat alacağına inanıyorum. Monza ve Spa gibi hem top speed hem de hızlı viraj hızını test eden yarışları çok rahat aldılar. Suzuka, geçen senekinden daha kolay olacaktır. Kişisel görüşüm RB7′nin, RB6′dan daha üstün olduğuna dair. Çünkü geçen sene kural boşlukları ile açtıkları farkı bu sene eşit kurallarla geliştirmeyi başardılar.
efBir
05/10/2011
Aslında yanlış bir şey yazmışım. RB7′nin, RB6 kadar domine etmediğini söylemek istemiştim. McLaren ve Ferrari, önceki sezondan daha güçlü oldukları için, Red Bull’a daha yakın olabildiler.
Sinan Kolat
05/10/2011
Evet yarış temposu olarak ayak uydurabildiler, yarışlar hep omuz omuza, lastik lastiğe ve çok keyifli geçti ama kağıt üstünde RB7 iki aracı da ağır domine etti. Bana çok enteresan geliyor bu.
efBir
05/10/2011
Ben Vettel’in payı olduğunu da düşünüyorum. Webber’e baksana.
Sinan Kolat
05/10/2011
Kesin! Ama ben de Vettel’in Alonso-Hamilton’dan bu kadar da iyi olduğuna veya Webber’in de bu kadar kötü olduğuna inanmıyorum. Durum biraz uç noktalara kaydı gibi. Vettel kazandıkça güçlendi, güçlendikçe kazandı. Webber de kaybettikçe ezildi, ezildikçe kaybetti. Vicious circle
Mc
07/10/2011
Zannediyorsam telsiz konuşmasında Smedley, Hamilton’un önceki yarışının “destroy” ediliş şekline atıfta bulunuyordu.