tumblr analytics

Formula 1, futbola mı öykünüyor?

Dünyanın en önemli ve büyük iki spor organizasyonu olan Futbol ve Formula 1, kuralları ve uygulanışı açısından birbirinden oldukça farklı iki ayrı disiplin. Dünyanın neredeyse her ülkesinde bilinen ve oynanan futbol, uzun bir süredir “sadece futbol” değil, aynı zamanda devasa bir de endüstri hâline geldi. 2009 yılında dünyanın en çok gelir elde eden ilk 20 takımının toplam gelir miktarının yaklaşık 6 milyar dolar olduğunu söylersem, bu oyunu yalnızca yirmi iki insanın bir topun peşinden koştuğu bir etkinlik olarak görmek mümkün değil. Piyasa değeri, popülaritesi ve geliri ile dünyanın en büyük ve yaygın sporu olan futbolun hemen ardından gelen Formula 1 de, şu anda 19 ülkeye yayılmış yarışları ile dünyanın ikinci büyük sporu (ve eğlence sektörü). 2010 sezonu itibariyle 1,4 milyar dolar gelir elde eden Formula 1, tahminlere göre 2017 sezonu itibariyle gelirlerini 4 milyar dolara kadar yükseltecek. Bu denli büyük paraların döndüğü sektörlerin, yalnızca spor olarak addedilmesi elbette pratikte mümkün değil. Sadece futbol, futbol olmadığı gibi Formula 1 de sadece Formula 1 değil!

Tabii, bu iki sporun neden birer sektör hâline geldiğini boş sözcüklere yüklemek olmaz. İçini doldurmak gerek, ama bu yazının konusu olamayacak kadar kapsamlı bir mesele bu. Yine de, benim bakış açımdan bir iki cümleyle özetlersem, sektör sözcüğüyle, sportif başarı düşüncesinin her zaman birinci planda olmamasını kast ettiğimi söyleyebilirim. Artık ticari başarı ve kâr marjı da sporun parantezi içinde bulunan bireylerin, kulüplerin, takımların ve sporcuların önemli bir motivasyon aracı hâline geldi. Öyle ki bir spor mücadelesini kazanmak için yapması gereken hamleyi ikinci plana atıp, o an için faydalı/kârlı gördüğü şeyi yapan pragmatist takımların ve kulüplerin var olduğunu biliyoruz. Örneğin, Formula 1′deki küçük takımların ve hattâ bazen Williams gibi büyük takımların, sponsorluğu olan başarısız sürücülere yönelmesi ya da bir futbol takımının, sadece yurtdışındaki taraftar tabanını düşünerek, başarılıp olup olmayacağı garanti olmayan bir futbolcuyu transfer etmesi. Sonuçta bütün bu hareketler, spordaki başarının maddi güce bağlı olmasında yattığı için, birbirini tamamlayan ve haklılaştıran bir döngü hâline geliyor. İşte profesyonelleşen ve dolayısıyla sektörleşen spor branşlarının ortak özelliği olan bu piyasalaşma düsturunu ben, Futbol ile Formula 1′in de ortak olduğu tek nokta olarak görüyordum zira her ikisinin sistemleri ve yapıları birbirinden fersah fersah farklı. Ama son zamanlarda Formula 1′de gördüklerim(iz), acaba sektör dinamiklerinin, her iki sporu da birbirine yaklaştırdığı ve aslında tek bir oyun stratejisi mi belirlediği sorusunu sorduruyor. En azından bana.

Her iki sporda da başarısızlık, artık doğrudan maddî kayıp anlamına geliyor. Dolayısıyla olası bir başarısızlık durumunda gelirlerin azalmasıyla, izleyen yılın şampiyonalarında da rekabet düzeyinin düşmesi, birbirine yakından bağlı bu dinamiklerin, sonunda yine başarısızlık getirecek bir hâle bürünmesi ve dolayısıyla bunun kronikleşmesi, hâlihazırda tüm takımların ve kulüplerin engellemek istedikleri bir kara delik. Buraya düştüklerinde, buradan çıkmak için ekstra enerji ve para harcamak zorunda kalacak olmaları, onları, bu çukura düşmeden ya da dibi görmeden önlem almaya itiyor. Bu da, başarının bir an önce ve eksiksiz gelmesi gerektiği gibi yazılı olmayan bir oyun kuralı yaratıyor. Futbolda bunun tezahürünü, teknik direktörlerin ardı ardına kovulabilmesinde görebiliyoruz. Yalnızca ülkemizde değil, Manchester United örneğini bir kenara bırakırsak, dünyanın neredeyse tüm kulüplerinde de benzer bir saik vardır. Başarısızlık, istenmeyen bir insanlık ve ekonomik durumdur, dolayısıyla sorumlular bir an önce cezalandırılmalı ve başarı senaryosu baştan alınmalıdır. Bu da aslında bir şirket düsturunun uygulanması gibidir. Size verilen işi yapmazsanız, işten atılırsınız çünkü bu işi yapabilecek birileri mutlaka vardır. Teknik direktörlerin, bir başarısızlık durumunda gönderilmesi, futbol özelinde düşündüğümüzde oldukça yerleşmiş bir hareket biçimi. Ancak iş Formula 1′e geldiğinde bu biraz farklılaşıyor(du) çünkü bu sporda başarısızlığı yıkabileceğiniz tek bir günah keçisi bulmanız zor(du) zira başarı, birden fazla departmanın aynı anda ve en üst düzeyde verimle çalışmasıyla gelebiliyor(du). Böyle olunca başarısızlık için bir fatura kesmek mümkün olmuyor(du).

Ancak son zamanlarda yaşadıklarımız, Formula 1′in de futbolun bu alametifarikasını kendisine yamayıp yamamadığını sordurtuyor insana. Toyota, Honda ve BMW’nin, istedikleri başarıyı bir türlü elde edememeleri sonucunda Formula 1′den ayrılmaya karar vermeleri, aslında günümüze özgü bir hareket biçimi değil. Formula 1′in tarihinde birçok motor üreticisi spora girdi çıktı, ancak bu takımların ayrılmaları son 3 yıldaki diğer olaylarla birlikte düşünüldüğünde garip bir tesadüfü de beraberinde getiriyor. Honda, 2008′in sonunda, Toyota ve BMW 2009′un sonunda Formula 1′den ayrılmasından sonra, birbirlerine doğrudan bir neden-sonuç zinciriyle bağlanmamış olsalar da, şimdi sıralayacağım olaylara şöyle dikkatle bakmak ufuk açıcı olabilir:

  • 2009 – Luca Baldisserri, Avustralya ve Malezya GP’sinde yapılan strateji hataları nedeniyle fabrikaya çekildi. Yerine Chris Dyer getirildi.
  • 2010 – 2009′daki McLaren otomobili Mp4-24′ün tasarımından sorumlu olan Pat Fry, McLaren’den ayrıldı.
  • 2010 – HRT, sezona çok kötü başlamaları sebebiyle, şasi konusunda ortaklaşa çalıştığı Dallara ile yollarını ayırdı.
  • 2010 – Ferrari, Abu Dhabi’de Alonso’ya şampiyonluğa mâl olan strateji hatasının mimarı Chris Dyer, fabrikaya çekildi. Yerine, McLaren’den alınan Pat Fry getirildi.
  • 2011 – Williams’ın, tarihinin en kötü sezonunu yaşaması sebebiyle teknik direktör Sam Michael ve baş aerodinamisist Jon Tomlinson istifa ettiler.
  • 2011 – Virgin, başarısızlık sebebiyle, iki yıldır birlikte çalıştığı teknik direktör Nick Wirth’ün işine son verdi.
  • 2011 – Ferrari teknik direktörü Aldo Costa, takımın bu sezona da kötü başlaması sebebiyle görevinden alındı.

Buna benzer değişiklikler, Force India’da, Sauber’de ve Mercedes’te de oluyor elbette, ancak onların hepsi, bir plan dahilinde yapılan değişiklikler ve şirket içi düzenlemeler. Burada ise, bir başarısızlık sonrasında bir günah keçisi belirleyip onun işine son verme durumu var. Bu, özellikle böylesine karmaşık bir sporda, tek bir kişiye yüklenen çok ağır bir sorumluluk olarak beliriyor. Bu yüzden de biraz haksız geliyor. Burada Williams’ı bir kenara ayırabiliriz belki zira Sam Michael, yaklaşık 7 yıldır bu takımın teknik direktörlüğünü yapıyor. Bu süre içinde sadece 1 galibiyet ve 2 pol pozisyonu kazanan Williams’ın, bu anlamda Michael’a yeterince destek verdiğini söyleyebiliriz. Gerçi Sam Michael’ın, takım içinde aşırı görev yüklemesi sebebiyle asıl işine odaklanamadığı ve başarısızlığın sebebinin de bu olduğu söyleniyor, ama tabii bu kadarını bilemeyiz. Burada sinir bozucu olan nokta, her başarısızlıkta teknik direktör değiştirme hamlesinin, futbolda olduğu gibi bir alışkanlığa, hattâ geleneğe dönüşüp dönüşmeyeceği. Yeni yapılacak Konkordato Anlaşması’yla birlikte takımların, gelirlerden elde edecekleri payın yükselmesi ihtimali, takım başına düşecek payın da artacağı anlamına geliyor. Dolayısıyla, sıralamada ne kadar yukarıda olursanız o kadar çok para alacaksınız. Bu para da, bir sonraki yılın aracını daha iyi geliştirebilmeniz için bir garanti olacak. Eğer bu parayı kazanamayacak kadar başarısız olursanız, bir sonraki yılın başarısızlığını da garanti(!) altına almış olacaksınız. İşte bu noktada, yani para merkezli bir başarı döngüsünde, “hemen gelmeyen başarı başarı değildir” mottosunun, birçok teknik direktörü ya da takım patronunu yerinden etmesi olası. “Gayet futbol” olan bu pragmatist yaklaşımın, Formula 1′i de etkisi altına alıyor olması, bana biraz düşündürücü geliyor.

Futbol ile Formula 1 arasındaki benzerlikler, ne yazık ki takım ve sürücü taraftarlığında da kendini gösteriyor. Bu hep böyle miydi yoksa internetin bu denli yayılmasıyla bu hâle mi geldi bilmiyorum, ama bir şekilde her ülkede, her türden fanatikler oluşmuş, imal edilmiş durumda. Ulu bir güce tapar gibi, ne yaparsa yapsın, tuttuğu takımın/sürücünün peşinden giden mürit kıvamındaki bu insanlar, adalet ve hak kavramlarından ziyade, tıpkı futbol kimyasında olduğu gibi, ne olursa olsun başarı ve mutlak bir “iyiler daima iyi, kötüler daima kötü” dünya görüşüne bağlılar. Spordan keyif almanın, desteklenen takımın/sürücünün kazanmasına endekslenmesi, hastalıklı bir spor algısına dönüşüyor ve “fan” olarak nitelenen insanlar, Formula 1′ın engin denizinde olmak varken, küçük bir ada etrafında toplanmayı yeğ görüyorlar. Futboldan devşirilen bu algının, Formula 1′de ve özellikle Türkiye’de uzun zamandır var olduğunu sanmıyorum. Sürücülerin, birer pazarlama robotlarına dönüşmesi ve şapkaları-atkıları-imzalarıyla birer paket hâline getirilmesi, elbette oluşan sektörün bir gerekliliği. “Fan”lar da, sektörün bu kısmının yakıtı olarak bir ara çark görevi görüyorlar. Ancak bu aitleştirme olgusu, hastalıklı bir konuma evrilip fanatik zümreler oluşturuyor ve bu da keyfin hırsla, can sıkıntısının da nefretle ikame edilmesine neden oluyor. Sektör tabanında birbirine göbek bağıyla bağlanan bu iki spor, biraz önce bahsettiğim “günah keçisi” belirleme ayinleri ile birlikte bu anlamda da aynı kulvarı -ne yazık ki- paylaşmak zorunda kalıyor. Böyle olunca Formula 1, futbola gittikçe benzemeye başlıyor. Her yerde ve her zaman olduğu gibi para, kendi metotlarını hızlı bir şekilde kabul ettiriyor. Elbette Formula 1′deki durum hep böyleydi, ama yine de bu sporun kendine ait bir geleneği ve özü vardı. Bunu, futbola kaptırmak bana pek hoş gelmiyor.

Yazar hakkında
1981 Ankara doğumlu. Çevirmen.
4 total comments on this postSizin yorumunuz?
  1. Takımların başarısızlık ortamında günah keçisi çıkarmasıyla fanatiklik arasında da bir bağ var. Özellikle büyük takımlarda suçlu bulunan ya mekanikerler oluyor ya da mühendisler. Zira yarıştırdıkları pilotların geniş bir hayran kitlesi olduğu için fatura onlara çok zor kesiliyor. Bu pilotların kötü performans gösterdikleri yarışlarda bile takım patronları sürücülerinin arkasında dururken teknik ekipten biri başarız olduğunda ipi hemen kesiliveriyor. Belki de bu durumun en radikal örneği Ferrari’nin Kimi Raikkonen’in sözleşmesini bir yıl erkenden feshetmesi. Arkasındaki sebepler uzunca tartışılabilir ancak Ferrari takımı ihtiyaç duydukları liderin Kimi olmadığını anladığında ileri dönük planlarında belki de F1′in en büyük ikinci fan kitlesine sahip bir adamın işine son verdi. Tartışmaya açık olduğu kadar cesur da bir karar.

    Takımlara Konkordato Anlaşması gereği ödenen pay da ayrı bir tartışma konusu. Yeni takımların büyük fanı değilim aslında ama Max Mosley döneminde bütçe kısıtlaması konusu ortaya atıldığında kopan yaygaraları hatırlarsınız. Başta Ferrari olmak üzere bu takımlar ellerindeki en büyük güç olan maddi üstünlüklerini kaybetmek istemiyor. Burada da F1′deki politikaların futbolla benzerlik gösterdiğini görüyoruz.

    Bir diğer merak ettiğim konu da Williams’ın halka açılma hamlesini diğer takımların izleyip izlemeyeceği. Bu oluşum takımlara maddi rahatlık sağlayabileceği gibi üzerlerindeki baskıyı da arttıracaktır.

    Yeni kuralların ve anlaşmaların arifesindeyken ilginç günler bizi bekliyor.

  2. Her zamanki gibi oldukça bilgilendirici bir yazı olmuş Ali Bey. Çoğu kişinin farkına dahi varmadığı noktalara dikkat çekmişsiniz.

    Hamilton yazınızın ardından “benim pilotuma laf ediyor, ben de onunkine laf atayım” mantığı ile hareket etme gaffında bulunan taraftarları görünce ben de futbol benzetmesinde bulunmuştum.

    Başta Ferrari olmak üzere takımların futbolu andıran kadro değişikliklerini görüyoruz. Öte yandan Mercedes gibi başarısızlıklara rağmen kadrolarını koruyan takımlar da var. Peki hangi yol daha iyi? Sürekli bozuk dişlileri değiştirip yenilerini takarak maximum verimi mi almak lazım yoksa kadroyu koruyarak istikrarı sağlamak mı?

    Bu sorunun doğru yanıtını kısa bir süre içerisinde öğrenemeyeceğiz. Brawn GP gibi istisnaları saymaz isek Formula 1, yükselişin veya düşüşün birden bire gerçekleşebildiği bir spor değil. Schumacher, Ross Brawn ve Rory Byrne Ferrari’ye geçtiğinde takım birden bire zirveye oturmadı. Ancak zirveye ulaştıktan sonra da oradan kolay kolay düşmek bilmedi. Bu “futbol” trendinin sonuçlarını da ancak yıllar sonra görebileceğiz.

  3. Yazdığınız yazı için teşekkür etmek isterim, bir çok hissiyatıma tercüman olmuşsunuz. Bunun yanında eklemek istediğim noktalar var, onları da belirtmek isterim;

    Daha önce pek çok kez dile getirmişliğim vardı, yeni kuralların (özellikle motor konusu) büyük bütçelere sahip olan otomotiv şirketlerinin isteklerine yanıt veren bir dile sahip olması beni endişelendiriyor. Kaldı ki, şunu düşünmekten kendimi alamıyorum, F1 için mi daha iyi olana karar veriliyor, yoksa büyük abiler için mi en iyi olana?

    Geçmişe dönüp baktığımızda, şu an söz konusu olan bir çok şirketin daha önce F1′e girip çıktığı görülüyor ve bu bağlarını gözardı etmek biraz acımasızlık olarak nitelendirilebilir. Örnekse; Mercedes takımına bakalım. Takım yanlış hatırlamıyorsam, 1955 yılında F1′den çekilme kararı almıştı. Takımın F1′e dönüşü ise 2009 yılında Schumacher ve Rosberg ile oldu. Aradaki 54 yıllık süre zarfında Mercedes sporda sadece üretici olarak da olsa, zaman zaman yer almıştır, bunun yanında Renault takımı da süreklilik arz etmemiş, Porsche bir dönem üretici olarak ziyarette bulunmuş, Honda üretici olarak yer almış hatta Peugeot bile motor üretmiştir. Ama, ki bu ama bence çok önemlidir, F1′i bu üretici firmalara mı yoksa takımlara mı mal etmek gerekir? Sporun içinde üreticilerin de payını yadsıyamam, ancak sporun içinde yer almasıyla, aldığı risklerle ve kararlarla bu sporu vareden takımları bu şekilde silip atmak bana acımasızlık ve paragözlük olarak yansıyor. F1′ para getirmeleri için, sporun kurallarını bu şirketlere göre düzenlemek, spora olan saygının cenaze töreni gibi geliyor bana.
    Sektörelleşmiş bir F1 kavramının varolmasını bir nebzeye kadar kabul etmek gerekir ki, zaten takımlar araçlarını yüzde yüz üretemeyecekleri için üretici firmalara muhtaçtırlar. Ancak sporun genel yapısının ve tüm dengelerinin üreticiler tarafından belirlenmesi ne demektir?
    Şimdi isterseniz F1 tarihinde bazı noktaları iyice inceleyelim; F1 öncesi dönemde, baz alınan temel nokta takımlar yada üreticiler değildi henüz; pilotlardı. Pilotlar, zevk için yarışan asi ruhlu zenginlerden oluşuyordu ve üreticiler tarafından temin edilen araçları kullanıyorlardı. Takım sözcüğü geçmesine rağmen, bugün kullandığımız takım anlayışından çok uzaktı. Sonrasında Enzo Ferrari gibi cesur adamların sayesinde takım anlayışı gelişmeye başladı. Sadece bazı parçaları dışarıdan temin etmekle beraber, aracın temelini kendileri oluşturan takımlar ortaya çıktı. Ancak F1′in hala çok fazla ilgi odağında olmadığını görüyoruz. F1 hala zevk için yapılan, prestijli ancak şöhrete sahip olmayan bir spordu. En büyük değişiklik aslında sponsorlar ile geldi. Sponsorluğun serbest bırakılmasıyla, her araç artık türüyen bir reklam panosuydu şirketler için. F1 artık sponsorların da çabalarıyla bilinen ve takip edilne bir spor etkinliğine dönüştü. Tabii bu aynı zamanda sporun doğasını da etkiledi; Bu artık bir zevkten öte bir iş sahasıydı. Artık işin ucunda paralı sponsorlar vardı ve takıma gelen her kuruş önemliydi. Ama F1 dönüşümünde bugünkü kadar acımasız değildi. Diğer bir etken ise Bernie Ecclestone’un çok önceden öngördüğü ve başta kimsenin farketmediği bir noktaydı. Bernie, çoktan TV gelirlerini almıştı, TV yayınlarının popüler olmasıyla F1′in değeri bir anda patladı. Sponsorlar bu durumdan çok memnundu, çünkü artık sadece yarışa gelenler değil, tüm izleyiciler kendi reklamlarını görebilecekti.
    Ve para bir defa daha F1′e aktı ve bugüne geldik. Sporda önce pilotların odak noktası olduğunu, sonrasında odak haline gelenlerin takımlar olduğunu gördük, şimdi ise bu değişmeye başladı. Bugünkü takım zihniyetinden uzaklaşan üretici takım kavramı F1′e giriş yaptı. 90′ların sonunda F1′in son önemli takımları da kepenklerini kapattı. Artık gridde geçmişin efsaneleri kalmadı, ne BRM, ne Brabham, ne Lotus, ne de Tyrell artık takımda. En sonunda Tyrell’de kapanmak zorunda kaldı. Bu dönemde iyimser olarak bazı eski pilotlar yeni takımlar kurmaya çalışlsada, ne Prost, ne Jackie Steawert başarılı olamadılar. Eddie Jordan’da artık bu işin yürümeyeceğini anladı. Yıllara zorluklar arasında dayanabilmiş Minardi, artık yoktu. Yerlerini dolduranlar ise “Üretici takımlardı” Honda, Toyota, BMW, Renault gibi isimler artık takımları himayesine almışlar ve kendi hegemonyalarını kurmaya çalışıyorlardı. Ancak beklenmeyen bir şey oldu; Küresel ekonomik kriz otomotiv sektörünü inanılmaz bir hızla yerle bir etmişti. ABD’nin dev üreticileri bile, devlet yardımı olmazsa, iflas bayrağını çekeceklerini açıkladılar. Üreticiler bu işin altına girmek istemedi ve çekildiler. Yerlerine gelen bir kaç çelimsiz takım başarısız oldu, bazıları Ruslar, Hollandalılar vs tarafından para babalarının oyuncağı haline geldi. Takımların isimleri her yıl değişiyordu.
    Ve bugün; Otomotiv devlerinin F1′le yarım kalmış bir meselesi var. Onlar FIA’ya ve Bernie’ye baskı yapıyorlar, küçük ve “sözde” çevreci motorlar istiyorlar. Bir çok dev, yeni kurallar gelirse F1′e gireceklerini açıkladı. Honda, Toyota, Renault, BMW ve 2 yıldır yarışan Mercedes ve de Volkswagen Group F1′i kendileri için istiyorlar. Bernie’nin de işine geliyor aslında, şu an gridde bulunan bir kaç takımın haricinde hiç bir takımdan memnun değil, aslında ben de değilim.
    Ama çözüm bu mu olmalı? Otomotiv şirketlerinin yarıştığı pek çok seri zaten var, F1′de onlardan biri olmalı mı? F1′de para aktığı sürece birilerini ağzının suyu akmaya devam edecektir. Ama birilerinin rant sağlamayı bir kenara bırakıp, sporun devamlılığı ve adaleti için yapılması gerekenleri düşünmeli. Bu ranttan en çok pay almayı hakedenler şirketler değil, yıllarca bu sektöre, her zaman, iyi ve kötü günde mücadelesini vererek destek olmuş olan takımlardır. Ortada bu para varsa, bu belkide en çok F1′de yer almış Ferrari’nin, sonrasında Ferrari’yle ezeli rekabeti sayesinde bizleri heyecanlandıran McLaren’in ve bugün adı unutulmaya yüz tutmuş ama muhteşem bir geçmişi olan Williams’ın hakkıdır. Bugün hala ayakta durabildiği için ve bu takımı tekrar kurtardığı için Peter Sauber gibi adamlara hakkını vermek gerekir.
    BMW, Renault, Mercedes, Honda ve diğerleri bu spora asla takımlar kadar önem vermediler, sadece paraya önem verdiler. İşlerine gelmediğinde gittiler, para söz konusu olunca aç kurtlar gibi takımların başalarına üşüştüler.
    Taraftarlar, takımlar ve üreticiler. F1 her geçen gün, her yönüyle raydan çıkıyor, spor her geçen gün ruhunu yitiriyor. Bu iş yarışmakla ilgilidir, para ile değil. Toyota gibi büyük bütçeleriniz bile olsa, Ferrari gibi inanmış bir takımı, McLaren gibi bir gücü yere yıkamazsınız. Ama paranın herşeyi satın aldığı bir dünyada, bükemediğiniz bileğe biraz sıkıştırıp istediğinizi yaptırabiliyorsunuz. Ferrari’nin, Williams’ın McLaren’in büyükler tarafından satın alındığında, sizler ne yapacaksınız peki?

    • Yazınızın başında Ali Bey’in dediklerine eklemede bulunmak istediğinizi söylemişsiniz, ancak Ali Bey’in yazısının konusu ile sizinki arasında net bir bağlantı göremiyorum.

      Tüm yazınızı 2013 sezonundaki motor değişikliği kurallarının otomotiv şirketleri tarafından empoze edildiği varsayımı ile hareket etmişsiniz ki ben bu bilginin doğruluğunu sorgulamak isterim. Şu an temel neden çevrecilik olarak görünüyor, ancak kapalı kapılar ardında tam olarak neler döndüğünü hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Yorum gir

Lütfen adınızı girin

Gerekli

Kullandığınız bir e-posta adresi girin

Gerekli

Lütfen iletinizi yazın

efBir © 2012 Hiçbir hakkı saklı değildir

Tasarım: WPSHOWER

Destek: Khodr